First a Celtic, then a Roman, then a Slavic settlement, and then administered by the Turks, Vidin is dominated by the Danube. The square is new and perfectly typical for the Socialist Realism period. At its centre lies a monument dedicated to the soldiers of the 3rd Vidin regiment, who perished in the Second World War.
Città di Castello is found in an ancient Umbrian settlement, on the fertile banks of the Tiber. The town, maintaining a large part of the buildings raised during its period of flourishing, is unusual in that it has two central squares. Equally important throughout its entire history, Piazza Gabriotti and Piazza Matteotti, once called Piazza delle Donne and Piazza Vitelli, were known by the locals as Upper Square and Lower Square. The cathedral, found in Lower Square, has a cylindrical campanile and bears the name of a local bishop, San Florido, who was sanctified and seen as a protector of the town. In the 6th century, San Florido supported the rebuilding of the settlement after the destruction by the Ostrogoths. The City Hall building dates from the 14th century and is the work of Angelo da Orvieto, who built the Palazzo del Podestà in the neighbouring square. The Torre civica is the symbol of communal power.
It seems the Roman forum once stood on the site of Plaza del Mercado, which became the centre of the community at the end of the 11th century when the region was repopulated. In the Middle Ages, it used to be a plaza porticada, a square bordered by columns, with a weekly fair, as well as corridas and religious ceremonies. The square was the site of royal receptions but also beheadings. In the 15th century, in front of the San Juan church, in the presence of Torquemada, converted Jews were burnt at the stake. Plaza del Mercado Chico is an interesting case representing the fight between secular and religious power. The existence of the San Juan church on the southern side of the square resulted in the church claiming half of it. In the end, the city council voted for building a regular square in 1770. The construction was slow going, only finalised in 1870, with a line of columns masking San Juan, and transforming Plaza del Mercado Chico into a City Hall square.
Levoča, called Leutschau in German and Lőcse in Hungarian, was the capital of the historical region of Spiš and features one of the largest squares in Central Europe. It is almost unchanged, with only one or two modern intrusions, bounded by 50 old houses, a few of them with painted façades. At the centre of the rectangular square, which reproduces on a smaller scale the proportions and shape of the still walled burg, one finds the church of Saint Jacob, with the highest wooden carved altar in the world. Made in the late Gothic style, this is the work of a talented and mysterious craftsman named Paul, of whom almost all information was lost during the fire which destroyed the town’s archives in 1550. But the square nonetheless bears his name today. The Majstra Pavla Square also holds the building of the City Hall and its arches, remade after the fire in 1550, one of the best examples of Renaissance lay architecture in Slovakia. Aside from this one finds the 16th century cage of shame, where the guilty were locked up in order to be displayed before the community.
This historic town has Plaza Mayor as its nucleus, for all the streets begin here, leading to the gates out of the citadel, whose walls are still reasonably well-kept even today. The City Hall building, dating from the 16th century, is known for El abuelo Mayorga, a funny human figurine who, every half hour, strikes the building’s bell with its hammer. This figure has become the symbol of the town, with many real and imagined tales linked to it. Of different heights, built in different epochs and in different styles, the buildings which define the square perimeter make up an imposing whole, with an unexpectedly unitary personality. Plaza Mayor in Plasencia is one of the least known, but still very beautiful squares in Spain.
Haussman yüksek kesişme paterninden etkilenen şekliyle, Bükreş’in en önemli meydanlarından bir tanesidir. On beşinci yüzyılın sonunda şehrin kenarları bu alanda bulunmaktadır. Meydan günümüzde Bükreş’in ana meydanı olarak sayılmaktadır ve yakın tarihte büyük isyanlarda halkın sahnesi oldu. Burada, on dokuzuncu yüzyılın ortalarında inşa edildiği Bükreş Üniversitesi’nin yerinde, daha önce Valahia’daki ilk yüksek öğrenim okulu olan Aziz Sava Akademisi bulunmuştur. Meydanda, Romanya tarihinin önemli kişiliklerine ait dört heykel bulunmaktadır. Komünist dönemin başında yıkılmış olan bir başka heykelin restorasyonuyla ilgili çalışmalar yapılmaktadır.
Segovia’s Plaza Mayor has a special meaning for the history of Spain. In 1474, when it was still called San Miguel Plaza, the Catholic Queen Isabella of Castile was crowned there. Otherwise, it is a typical Spanish square. Nonetheless, in an urbanistic sense, it offers an unexpected yet at the same time visually interesting performance. A massive cathedral building, one of the latest Gothic cathedrals in Europe, is found on one of the square’s sides. But Plaza Mayor manages not to let itself dominated by this cathedral. Seen from the square, the cathedral does not appear so monumental, and the square maintains an intimate air, relatable to human height.
İlk 1110 yılında söz edilen Kroměříž’in büyük bir meydanı vardır. Meydanın odak noktası, 1680’de veba salgınının sonunu işaretlemek için inşa edilen Barok sütundur. Onun yanında 1665 yılına dayanan ve şehrin su temin sisteminin bir kısmı olan, ancak birkaç kez değişime uğramış bir çeşme bulunmaktadır. Belediye Binası ve uzun bir sıra oluşturan Rönesans veya Art Nouveau cepheleri olan evler meydanı çerçevelemektedir. Fakat en etkileyici bina, muhteşem ve görkemli bahçeleriyle UNESCO Dünya Mirası Listesi dahil edilen Piskoposluk Sarayıdır.
Naarden Meydanı’nda olağanüstü bir şey yok. Düzensiz ve çok büyük olmayan bir alan, 15. Yüzyılda, Protestan Reformu’ndan önce Aziz Vitius’a ithaf edilen ve Kuzey Gotik tarzında inşa edilen kırmızı tuğladan bir kilise olan Grote Kerk çevresindedir. Ancak bu kilise, 1557 yılındaki İspanyol işgali sonrasında yanmadan kurtulma şansına sahip olan Hollanda’daki en eski kiliselerden biridir. Kilisenin yanında, meydanda, Naarden’de doğan Comenius’un heykeli bulunmaktadır. Meydanın bir köşesinde, belediyenin Rönesans binasını, alegorik insan figürleriyle süslenmiştir. Piyasada çok özel bir şey olmasa bile, bir bütün olarak muhteşemdir. Markt, su dolu bir çift hendek kuşuyla çevrili bir yıldız surunun merkezidir.
Şehir, zaman içerisinde sürekli değişime uğrayan sınır izlerini koruyor. Merkezi çevreleyen duvarlar on beşinci yüzyılda yıkılmış ama, “muurhuizen” denilen ve kilden yapılmış ev-duvarları hala eski şehir sınırları göstermektedir. Eski şehrin dışında, ana yollarının üzerinde, doğrusal kenar mahalleler gelişmiştir. Zamanla, onlar ve şehir arasındaki boşluk dolduruldu ve şehir devamında, karayolunun ötesinde de genişledi. Marktplein de Hof meydanı ise, merkezde kalmaya devam etmiştir.
Balkan Yarımadasının Dalmaçya kıyılarındaki şehirler arasında, Šibenik bir istisnadır. Kökenine bakılırsa, bu bölge eski bir Yunan sömürgesi değildir; İliryalılar ya da Romalılar tarafından değil, ancak buraya ulaşan ilk Hırvatlar tarafından kurulmuştur. Sonraki tarih, diğer kıyı şehirlerinden çok farklı değildir; sırasıyla Osmanlıları, Venediklileri, Macaristan krallarını ve Habsburgları bu bölgeye gelmektedir. Ancak Slavlar her zaman şehirdeki daimi halk olarak kalmaya devam etmektedir. Bir süre için Morlach topluluğu sayısal olarak önemli rakamlara ulaşmıştır. Meydanın özel nüansları var ve bugün Hırvatistan’ın en güzel meydanı olarak kabul edilmektedir. İki ayrı bölümden oluşmaktadır. Bunlardan biri kilisenin meydanını, diğeri ise kıyıya yakın yerde olmasına rağmen, laik gücün merkezi olmuştu, ama hiçbir zaman bir liman değildi. Rönesans Sarayı, ancak her şeyden önce UNESCO Dünya Mirası Aziz Yakup’un Kilisesi, pazarın önemli simgeleridir.
Dubrovnik’in büyük meydanı olan Trg Luza, kaleyi batıdan doğuya çaprazlayan, Stradun veya Placa adı verilen en geniş arterin sonunda yer alıyor. Her ucunda, bir kapı ve bir meydan ile işaretlenen şehre ait bir giriş noktasını temsil eder. Hava fotoğrafçılığında açıkça görülebilen bu yapı, şehrin eski oluşumuyla ilgilidir. On yüzyıl önce, Stradun’un şu anki rotası, bir adada yer alan antik Yunan-Roma Ragusa kolonisini, kıtadaki Dubrva’daki Slavların yerleşiminden ayıran bir kanaldı. 11. yüzyılda, kanal tıkanır, iki toplum birleşir, ancak aralarında olan rekabet ve karşılıklı aşağılama hiçbir zaman son bulamayacaktır. Bir yüzyıl sonra aynı duvarların içinde mevcuttur. Ana meydan, synoikisis sürecinin klasik şemasını takiben, iki toplumun coğrafik temas noktasında şekillenmeye başlar. Trg Luza bu şekilde doğdu ve tarih boyunca burada en önemli yapılar inşa edildi: katedral, Orlando heykeli, Rektör Sarayı, Sponza Sarayı, Saat Kulesi, Onufrie’nin Küçük Çeşmesi. Çeşmenin sokağı, Luza Meydanını, 1667 depreminden sonra inşa edilen ve kentinin ikinci önemli meydanı olan Gunduliceva Poljana’ya bağlar. Ayrı ayrı düşünülmüş olsa da, bu iki meydan bir sistemi oluşturmaktadır.
Assisi, Aziz Francis sayesinde ünlüdür. Etrüskler tarafından kurulan yerleşim yerlerinin kuralarını takip etmeyen başka bir istisnadır. Bir tepede değil, Subasio Dağı’nın dik kıyısında yer almaktadır. Görünüşe göre, Piazza del Comune basit bir alandır ama, bazı “sırları” saklamaktadır. İlk olarak, herhangi bir ortaçağ meydanı gibi düzensiz bir şekli var, ancak bu, kent şeklini andıran bir biçimidir. Tesadüftür fakat, Aziz Francis’in şehrinde son derece sembolik bir tesadüfüdür. Sonra, eski bir Roma sarnıcının içinde bulunduğundan dolayı özel bir sürekliği çağrıştırmaktadır. Şehirde, yine Roma dönemine ait, mimarlar ve Goethe tarafından takdirler toplayan, 1539 yılında kiliseye dönüştürülen Minerva Tapınağı da bulunmaktadır. Binalar, planlanmadan, neredeyse aynı yüksekliğe sahipler ve bu, düzenli bir birliktelik duygusunu yaratmaktadır. Tek bir istisnayla: Minerva tapınağına yapışık olan ortaçağ kulesi, kentin herhangi bir köşesinden merkez noktası olarak meydanı kılmaktadır.
San Marco Meydanı, Venedik Lagünü’nün en büyük ve en alçak adalarının kenarında yer almaktadır. Şehrin tek piazza olarak adlandırılan meydanıdır; diğer meydanlara ise kampo denilmektedir. İki ayrı alandan oluşmaktadır, ancak işlevi yalnızca bütünlüğü göz önünde bulundurarak anlaşılabilir, ki bu da aslında onları birbirinden ayrılmaz kılar: büyük meydan alanı ve molo dedikleri rıhtımla denize bağlantılı olan San Marco meydan alanı. Dei Leoncini Meydanı, Bazilika’nın kuzey duvarıyla işaretlenmiş ve San Marco Meydanın karşısında bulunmaktadır; ana meydanın bir uzantısı olarak işlev gördü ve daha az tanımlanmış bir kimliğe sahiptir. İsmini, 1722 yılında Cottanello kırmızı mermerden yapılmış aslanlarının heykelleri merkezine yerleştirildikten sonra almıştır. Asıl merkez noktası, günümüzdeki Bazilikanın yerinde sadece bir saray şapeli olduğu zamanda, Asil Saray’ın bir meydanı ve avlusu olarak işlev gören San Marco meydanıdır. Meydan alanı 1156 yılında, çevreyi ikiye bölen bir nehrin tıkanmasından sonra ortaya çıkar. Meydan, ancak Venedik, toplumun psikolojik dönüşümünün pek çok aşaması olan çeşitli tarihsel aşamalardan geçtikten sonra tam anlamıyla bir meydan haline gelir. Günümüzde muhtemelen, her yıl 12 milyondan fazla gelen turistiyle, dünyanın en çok fotoğraflanan meydanıdır.