Legend has it that whenever they wanted to build a village, the wandering shepherds of the Pindus chose a place and planted a tree. If the tree – which they passed by at least twice yearly with their herds – grew well, they would build a settlement there, with the tree as its heart. All of the Aromanian settlements in the Pindus have a square and all of them have an ancient tree at their centre. The locals call the square the plateia, platia, mishori or mesohori. These contain all the important buildings in the life of the community. The church, the school, the fountain, the cafes, all of these are found in the square. Or, rather, they define the square. Where they are the square is as well. It is a spatial, architectural definition, but especially a social and anthropological one, for this is the place where all important community events take place. For this reason, before having an architectural definition, the square has an anthropological definition. These are not squares meant to be seen, but squares where things are meant to happen. Their main function is not aesthetic, but social. And what happens, in brief, is the story of the community, which must function as a whole.
Avrupa şehirleri için, meydan en önemli yeridir. Ana yollar oraya götürür, en önemli binalar ve heykeller orada bulunur. Bir Avrupa şehrinin meydanı, şehrin bir özetidir. Tarihsel, mimari, kültürel, sosyal. Bir şehir meydanında, insan hayatının ayrıntıları, sosyal hayatının ayrıntıları incelenebilir ve çoğu zaman hepsi aynı anda görülebilir. Şehir meydanı bu açıdan, ayrıcalıklı bir alandır. Yeniden yazılmış bir parşömen gibi anlatır, onu okumayı bilenlere şehrin farklı zamanlardaki tarih ve yaşamı anlatır.
Avrupa meydanlarının hikayesi, ilk önce plateia, ardından agora’nın meydana çıktığı Yunan antik çağıyla tarihsel bir iplikle bağlantılıdır. Şehir meydanları Avrupa’ya özgüdür. Meydanları olsa bile, ki bazıları çok büyüktür, böyle bir uzun süreklilik diğer kültürlerde mevcut değildir. Avrupa, meydanı icat etti ve onu mimari bir şekilde geliştirerek, özellikle sömürge döneminde, dünyaya ihraç etti.
İlk başta Yunan şehirlerinin ana yolunun basit bir genişlemesi olan meydan, zaman içerisinde sosyal ve dini işlevlerini görmeye başlamasıyla süslenmeye neden olur. Meydan, Yunanlardan sonra, alan düşüncesinde forumun gerekli olduğu savunan Romalı mimarların tarafından da üstlenilir. Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra, Avrupa’daki şehir yaşamı ancak 900 yılında yeniden canlanır. Orta çağdaki pek çok kasaba, sokak planlarını koruyarak ve forum yerinin meydan haline gelmesiyle, Dalmaçya kıyısındaki Poreč ve ya Zardar’da olduğu gibi, antik Roma yerleşim birimlerinin üzerinde gelişiyor.
Poreč, Hırvatistan
Bir drone uçuşunda fotoğrafı çekilmiş herhangi bir ortaçağ şehri, merkez ve kenar arasındaki temel muhalefeti görmek mümkün olur, çünkü ortaçağ şehirleri her zaman surlarla çevrilidir. Portekiz’deki Óbidos gibi, bazıları bu tahkimatları zarar görmemiş şekilde günümüze kadar muhafaza edebilmiştir. Şehrin dar ve iç içe olan sokakların aksine, meydan geniş bir alandır. Neredeyse zorunlu olarak, ortaçağ meydanında bir katedral ve bir çeşme vardır. Küçük kasabalar için, çeşmenin rolü işlevsel de olabilir. Büyük şehirler için bu rol tamamen estetiktir, çeşmenin varlığı gelenek ve ritüellere bağlıdır.
Óbidos, Portekiz
Duvarların varlığı, Batı Avrupa’daki tüm şehirler için birkaç önemli sonuca sahipti. İlk olarak, sınırlı alandan dolayı, yerli halkın duvarlar içinde sayısal olarak yüzyıllar boyunca sabit kalmasına neden olmuştur. Nüfus çoğalınca, duvarlarla çevrilen alanı büyütmek yerine, yeni şehirlerin kurulması tercih edilirdi, bu nedenle Ortaçağ’da kurulan şehirlerin sayısı öne çıkmaktadır. İnşaat her zaman merkezle başlar, meydanla başlar, ilk olarak onun yeri sabitlenir. Duvarların varlığının ikinci önemli bir sonucu: Merkez her zaman aynıdır, aynı yerde kalır. Meydan, bu topluluklarda genelde geometrik merkezinin olduğu yerin üstünde bulunmaktadır. En çok korunan alan oydu. Düşmanın ulaştığı en son yerdi. Sonra, şehirlere giriş sadece birkaç kapıdan yapılabilirdi. Otomatik olarak, tüm girişler merkezdeki meydana doğru yol alır. Havadaki görünüm, meydanın ortaçağ şehrinin odak noktası olduğunu gösteriyor. Duvarlar çok net bir şekilde, merkezinin ve kenarlarının karşı karşıya olduğunu görsel olarak anlatmaktadır. Dolayısıyla, evrim sürecinde meydana gelen bir başka sonucu: modernliğin şafağında, duvarlarının yıkıldığında bu şehirler doğrusal değil, konsentrik bir şekilde gelişmeye eğilimlidir, var olan bir yapıya bir arazi dizisinin eklenmesi bugünün Avrupa şehirlerinde hala görünebilmektedir.
Valladolid, İspanya
Rönesans’ta, ortaçağ şehirleri Avrupa’ya miras olarak kalır. Fakat Avrupa onları artık sevmiyor ve onların tamamen değişik olmalarını istiyor: inşa edilen sınırlar içinde, Avrupa farklı şehirsel dünyaları hayal ediyor. Ne yazık ki dönem, gerçek şehirlerin kurulmasına uygun değil, ancak hayali şehirler kurulabilmektedir. Yine de, teori uygulamaya girdiğinde, bazı felaketlerin sonucu olarak gerçekleşmektedir. 21 Eylül 1561’de, büyük bir yangın Valladolid şehrini sarar. Kentin felaketi, şehircilik için gerçek bir nimettir. Boş kalan alanda, günümüzde bile İspanya’da en büyüklerinden biri olarak kalmaya devam eden görkemli Plaza Mayor inşa edilmiştir. Avrupa’nın ilk düzenli olan pazarıdır ama, ne yazık ki günümüzde çok az bilinir. Yukarıdan, simetrisi ve planı çok iyi görünüyor. Valladolid’de kurulan mimari ve kentsel planı, birçok başka meydanlar için esin kaynağı olmuştur. Bunlardan, dünyanın en güzel meydanlarından biri olan Salamanca Plaza Mayor 1729’da mükemmelliğe ulaşır. Yalnızca havadan çekilen fotoğrafından, meydanın çevresi kare şeklinde değil de, trapez olduğunu anında görebilirsin. Göz seviyesinden meydan istisnasız olarak, yoldan geçenler tarafından mükemmel bir şekilde paralel ve eşit taraflara sahip olduğu algılanmaktadır: perspektifi derinleştirmek ve mimarın nispeten küçük alanın etkisini yok etmesi için dikkatli bir şekilde hesaplanan ince bir optik yanılsamadır.
Salamanca, İspanya
On altıncı yüzyıldan beri, şehirler surlara sahip olmaya devam ediyor, ama onlar farklı bir şekilde tasarlanmaya başlanılıyor. Şehir planlarını tasarlama görevi, sanatçı-mimarın elinden çıkıp, gittikçe mühendisin eline geçmeye başlıyor. Önemli değişim anı on yedinci yüzyıldadır ve Vauban’ın adıyla ilişkilidir. Onun önerdiği tahkimat türü, şehrin muazzam surlarla çevrilen kalenin içinde çok sayıda askerin kalması anlamına gelir. Yıldız şeklindeki tabyalar çok hızlı bir şekilde Avrupa’ya yayılır: Hollanda’da Naarden ve Bourtange’den başlayarak, Portekiz’de Alamedia’da, ve ya Romanya’da Alba Carolina’ya kadar gider. Bu askeri şehirlerin mükemmel bir yapıları var, sokaklar düz ve hizalanmış bir şekilde, merkezde bulunan, mutlaka geniş olan bir meydana doğru yöneltir. Zemin seviyesinden, özellikle binaların genelde haşin biçimde olmasından dolayı tabyaların mükemmelliği ancak tahmin edilebilir. Fakat uzaktan, bugün gökyüzünden fotoğraflanabilecek kıtanın en güzel yerleşim yerleridir, onlar yeryüzündeki yıldızlarıdır. Başka hiçbir yerde meydanın, merkezi alan olmasının önemi burada olduğu kadar açık değildir.
Naarden, Hollanda
Şehirler, on sekizinci yüzyılın ortasından sonra ve on dokuzuncu yüzyılında, askeri, teknolojik ve politik değişimleri yansıtacak şekilde kendilerini yeniden icat ediyorlar. Kentsel toplulukların kendi kendini yöneten güç, hükümdarların otokrasisi lehine bir süre önce neredeyse tamamen düşmüştü. Hükümdarlar şehre asker getirir ve askerler düz sokaklara ihtiyaç duyarlar. Hızlı hareket etmek, aynı zamanda da geçit törenlerini güzel bir şekilde düzenlemek için gerekliydi. Kentsel toplulukların kendi kendini yönetme gücü, monarşinin otokrasisinin lehine, giderek azalmakta, neredeyse yok olmaktadır. Aristokratlar, kırsal bölgede bulunan saraylarında daha az yaşamaya başlarlar, hükümet merkezlerine olabildiğince yakın olmak isterler. Kendilerine şehirde yaşayacak konutlar inşa ediyorlar. Zamanla, bunlar ana ikametgahları olur. Aniden, birçoğu şehrin görünüşüyle ilgilenmeye başlar. Sonuç? Şehir planı radikal bir şekilde değişiyor. Kaçınılmaz olarak, meydanların görevi değişiyor, mekanların geri kalan alanlarla olan ilişkileri de. Eğer eski ortaçağ yerleşmelerinin tüm toplumun ihtiyaçlarına dayanan bir yapıları varsa, şehirler aristokratların zevklerine göre değişir. Şehir estetiği alanında, önemli dönüşümler yaşanıyor. Sokaklar düzleştiğinde, perspektif açılır, insanlar ilk eğrinin ötesindeki, ötesini görmeye başlar. Buradan, vista teorisine geçmek için sadece bir adım gerekli. Vista, Klasik Antik Dönemde bilinmiyordu, daha karmaşık bir kentsel tasarım geliştirmek için gerekli: anıtlar ve heykeller sadece yakın mesafeden görülmemelidir, onlar bir dönüm noktasıdır ve düz olan uzun bir sokağın sonunda, gözün uzak mesafeden meydanın içeri girmesine izin verir. Daha önce tesadüf olan bir etki, şimdi bir araştırma unsuru haline gelir. Zafer kemerleri, hatıra sütunları, heykeller uzaktan bile güzel görünecek şekilde inşa edilmiştir. Buradan, şehirleri kesişecek ve pazarları birbirine bağlayacak olan tören eksenlerine kadar, sadece bir adım daha var. Yukarıda görülen Lizbon, 1 Kasım 1755’teki yıkıcı depremin sonrasında, Markiz de Pombal yönetiminde yapılan değişiklikler bir bakışta ortaya seriliyor. Lizbon meydanları tam anlamıyla gerçek bir sistemdir. Geniş ve sıralanmış caddeler, Ticaret Meydanı’nı Rosio’ya bağlar, Rosio’yu Figueira’ya, Martim Moniz’e ve Restauradores’e, Restauradores’i Praça do Marquês Pombal’e ve her birinin merkezinde etkileyici anıtlar bulunmaktadır.
Lizbon, Portekiz
Bir meydanın var olması için binalar yeterli değil. Şehirler, insanların ve binaların bir karışımıdır ve bu ikilinin arasındaki ilişki ilk bakışta görüldüğü kadar net değildir. İnsanlar binaları inşa eder ve bir toplumun açık alanında hikayesini sergileme şeklini, tarihini, dinini, her türlü inançlarını, günlük yaşamın somut ihtiyaçları, günümüze kadar çok net değildir ve muhtemelen hiçbir zaman tam olarak açıklanmayacaktır çünkü bu karmaşık sürecin sayısız nüansını kaçırıyoruz. Bir meydan, onun mimarisidir ama, aynı zamanda onun mimarisinden daha fazlasıdır. Bütün geçmiş, topluluğun sembolik hayali ile görünür-görünmez bir ilişki sistemine zincirlenmiş, varlığını meydanın varlığında hissettirir.
Meydanın inşaatı, 1729 yılında 5. Philip’in emriyle başlamıştır ve meydanın ana hedefi boğa güreşi için bir alanı olmasıydı. Bugün İspanya’nın, hatta Avrupa’nın en güzel meydanlarından biri olarak kabul edilmektedir. Bulunduğu alan, paradoksal bir yanılsama sunuyor. Hava fotoğrafında görüldüğü gibi şekili düzensiz olsa da, mükemmel bir dörtgen gibi duruyor. Meydanın alanını çevreleyen ve tanımlayan yapıların Barok cepheleri ilk bakışta mükemmel simetrik görünmektedir, ancak gerçekte her iki taraf da aynı yüksekliğe sahip değildir. Salamanca meydanı, çeşitli kitapların konusu olmuştur ve günümüzde İspanyol meydanlarının mutlak modelidir.
Perched upon a hilltop in Tuscany, Pienza was originally called Corsignano. Pope Pius II loved his hometown greatly and wished to transform it into a concrete illustration of his theories about the “ideal city.” For this purpose he hired the architect Bernardo Rossellino and was himself directly involved in the city’s planning. Influenced by Alberti’s writings, Pius wished to build a uniform and self-sufficient city around a central square. Yet when he died in 1462, the urban sketch of the city that had taken his name was stopped, with only 40 completed buildings. At the heart of this “ideal city,” Bernardo Rossellino had managed to install a trapezoidal square, representing one of the first attempts of urban renewal in the postclassical period.
The area is not large, yet the illusion of space is created through its shape and the design of the pavement. The overall effect is that of a stage set flanked by important buildings. The Palazzo Vescovile lies on the eastern side of the square. On the opposite side stands the Papal Palace. The City Hall lies to the north, with a Florentine-style tower chosen by Rossellino. Two other buildings complete the northern side next to the City Hall. The square is dominated by the façade of a Cathedral, built along the smaller side of the trapezoid, so as not to end up overwhelming the square, for the Pope wished to build a city of human, rather than monumental, dimensions. Everything was carefully calculated, with the construction of the church even taking the movements of the sun into consideration. Inspired by Austrian Cathedrals that were bathed in natural light, the Pope asked that this church not respect the traditional east-west alignment, but be set in such a way that the sun would pour in from the southern windows. The church is aligned with the top of Mount Amiata, an extinct volcano. Its peak is visible from the southern windows of the church, though it is not visible from the square. This leads to an interesting reversal of perception: the interior of the church feels like a wide space that opens out to the landscape, while the square allows little access to its surroundings, and instead feels like an interior space. The two narrow open areas inside the square, on either side of the Cathedral, are some of the earliest Renaissance examples of visual access to rural landscapes from within a town. As such, it diverges from traditional medieval squares. In order to see the landscape, one must arrive at the very end of the square.
Within the square, various details from one building’s façade reappear on another façade; the rectangular shape of these façades recreates the shapes of the windows to scale. The windows at the upper level of the Papal Palace are Rossellino’s inventions, a combination of the Roman cross and the Tuscan rose window. The cross reappears as a detail on the windows of the Palazzo Vescovile, and the rose window reappears on the City Hall’s windows. Archways and circular details, grouped in threes, repeatedly appear on the façade of each building, The travertine grid and the red brick pavement mirror the series of compartments on the façade of the church, and are aligned with the pillars, doors, and corners of all of the buildings found along the square. At the centre of the square is a travertine circle, and the distance between the circle and the door of the church is equal to the distance between the base of the church and the occhio, a typical round window on the façade of the church. This is not the only “coincidence,” for the square respects a geometry based on the numbers 3, 5, and 9. Moreover, in the early 2000s it was found that the shadow of the Cathedral aligns perfectly with the grid of the pavement at particular moments in time—specifically, 11 days after the solar equinox. It was known as early as the 15thcentury that there was an 11-day difference between the civil calendar and the astronomical one. The calendar reform was highly controversial within the Catholic Church, since Easter is calculated according to the equinox. Pieper, who observed the alignment of the church’s shadow with the grid, believed that the square was initially intended to demonstrate this on the day of the equinox. Thus, the construction had begun, but the project was adjusted so that the alignment would take place on the exact day of the equinox. When the modification was decided, construction on the square’s buildings was already underway. Redrawing the pavement grid would have led to discrepancies in the buildings’ details, so a solution was found by raising the roof of the Cathedral. This has been confirmed by evidence that the Albertian proportions on the church pediment have not been respected. It is still a mystery why details of this reconstruction, as well as the story of the alignment of the Cathedral’s shadow with the drawings on the pavement, make no appearance in the Pope’s extremely detailed diary.
Every other year, in the second week of September, Marostica hosts a game of chess. But in this game, living people play the roles of the wooden figurines, and the square of this tiny medieval town serves as the chess board, with its pavement designed especially for this purpose. For this reason, the Maroustica Piazza Castello is also called the Piazza degli Scacchi. As the story goes, in medieval times, two young nobles, Rinaldo D’Angarano and Vieri da Vallanora, fell madly in love with Lionora, the daughter of a local Lord. The customs of the time required that the girl’s fate be decided through a duel. But as her father did not wish to make enemies, and wanted no blood spilt, he forbid the duel and proposed a chess game in its stead. The winner would become the husband of the coveted Lionora. The loser would not lose, but instead gain the hand of his younger daughter, Oldrada. Of course, this story has no basis in historical fact. Not one of its characters ever existed, just as there was no chess match in medieval Marostica, which in the local Venetian dialect was called Maròstega. A Dalmatian writer and architect named Mario Mirko Vucetich invented the entire story, just after the Second World War. And the local chess club found it apt to regard the story as true and to organise, every other year, a competition with living people as chess pieces, in this scenic square with medieval origins in the small town of Marostica, in northern Italy.
11. yüzyılından itibaren, Braşov’daki Piata Sfatului’da sürekli olarak ticaret amacıyla pazarlar düzenlenirdi ve çeşitli ürünlerin değişimi yapılırdı. O zamanlarda, ismi Marktplatz idi. Bölge, 1420 yılında inşa edilen Casa Sfatului Binası, meydana hakimdir. Açık rengi sayesinde, bina sadece meydanın merkezini değil, yakınlarda bulunan, meydandan görülebilen siyah kilise Schwarze Kirche, Biserica Neagră sayesinde ilginç bir renk kontrastı da sunmaktadır.
One one side of this square is a statue of Jan Žižka, leader of the Hussite movement, and one of the few military commanders in history to have never lost a single battle. Today, his name is found in this square in Tábor. Situated on a hilltop, with the square at its peak, and near Lake Jordan, named after the Biblical river, this city was founded in the spring of 1420 as a centre of the Hussite revolutionary movement. At first carefully planned, it later developed organically, and the shape of its square points to this tendency. Its streets were intentionally designed in zigzag formation, so that enemies would have difficulty reaching the centre. Although it is hard to see in the photograph, the square is sloped, which gives it an additional spatial dimension.
Meydan, varlığını 1 Kasım 1755’te Lizbon’daki büyük deprem ve doğal afetlerin boş bıraktığı yerde çıkan yangına borçludur; yeni ve düzenli bir şehir inşa edilmiş, kraliyet hükümetinin yöneticisi olan Markiz Pombal tarafından koordine edilen kurtarma çabalarının sonucudur. Praça do Comercio, meydan için hala kullanılan bir isim olan eski Terreiro do Paço sarayın avlusunda bulunmaktadır. İber Yarımadası’nın en büyük nehri olan Tejo’ya açılan bir yönde, oldukça işlek bir noktada yer alıyor. 175 x 180 metre genişliğinde olan meydanın yüzeyi, Avrupa Kıtası’nın en büyük meydanlarından biridir.
Soon after the Plaza Mayor was built in Madrid, its design was copied by other cities, even ones very distant from the capital. The Plaza de la Corredera in Córdoba is the only quadrilateral square in the south of Spain and Andalusia, developed by the architect Antonio Ramós Valdés of Salamanca. In 1683, on the site of an esplanade, which historically had been a Roman circus, and subsequently a trading area during the city’s Muslim era, he constructed a giant, semiregular quadrilateral, slightly smaller than the one in Madrid.
After it was built, the square was used for various purposes, serving as the grounds for temporary trade fairs and an arena for corridas, from which its current name originates. In the area beneath its ground floor arches are the so-called esparterías shops that sell traditional objects braided from plant fibres. Antique shops have existed here for nearly a century.
This urban structure was determined by its geographical position, one of the most spectacular in urban Europe. Passau is situated on a spit of land, at the confluence between the Danube, the Inn and the Ilz, each with differently coloured waters. The Domplatz lies at the highest point of the city, which serves to its advantage, as Passau is threatened by floods each year. The square was built in 1150, and in 1155, after donations by the Bishop Konrad von Babenberg, it became the property of the Cathedral, under the condition that clerical houses be built on its free sides. These 14 buildings were damaged by the great fires of 1662 and 1680, and then rebuilt by Italian architects in a late-Baroque style. In 1824, a statue of Emperor Maximilian I of Bavaria was placed in the square. Thus, for the first time in its history, the square became public, gaining the status of an official town square. It was renovated after 2013. Its pavement was replaced with fine gravel, pointing to its previous historical eras. Its lighting is spectacular, one of the finest in Europe. Highlighting the façade of the Cathedral, leaving the square and the rest of the buildings in half-light, it enngages in a subtle game of darkness and light, linking the past, when cities did not have public lighting, with the future. The effect is that of a scene from a Baroque play.
Meydan alanı, Doğu ile Avrupa arasındaki buluşmanın bazı belirsizliklerine sahiptir. Söz konusu tek bir meydan değildir, aynı adı taşıyan iki birleşik meydan var. Resmi adı Sultanahmet Meydanı olmasına rağmen, Ayasofya ile Mavi Camii olarak bilinen Sultan Ahmet Camii’nin arasında, genellikle Ayasofya Meydanı olarak adlandırılan ve ortasında bir çeşmesi olan bir meydan bulunmaktadır. Roma döneminde Augusteion ismindeki Augustus’un Foru olduğu yerde bulunan bir bahçe meydanıdır. Paradoksal olarak, tam anlamıyla park olmamasına rağmen Sultanahmet Camii ve İslam Eserleri Müzesi arasında bulunan uzun meydanın ismi Sultanahmet Parkı’dır, kaldı ki yanında bulunan meydanın parkı çok daha büyük. Dünyada başka hiçbir yerin metrekare başına bu kadar çok fazla tarih bulundurmuyor. Büyük Teodosis’in Dikilitaş’ı aslında Mısır’dandır ve buraya Luksor’dan 390 yılında getirildi. Assuan Granit’te oyulmuş ve 1490 yılında Mısır firavunu III. Tutmes anısına dikilmiştir. Serpantin sütunu ise, Perslere karşı Yunan zaferinin anısına Delphi Apollon tapınağıdan 324 yılında getirildi. Şimdi 2500 yaşında olan bu serpantin sütunu, yunanlıların ellerine geçirilen Fars silahlarının eritilmesinden elde edilen alaşımdan kalıplanmış. Başka bir dikilitaş, onuncu yüzyılda Konstantin tarafından inşa edildi. Bunlara, İmparator II. Wilhelm’in ziyaretin anısına 1900 yılında inşa edilmiş olan bir “Alman Çeşmesi” eklenmektir. Doğu Roma İmparatorluğu’nun sıfır kilometresi, meydanın kuzeydoğu köşesinde hala görülebilen bir mermer sütunuyla işaretlenmiştir. Dahası var. Meydan, aslında Roma Hipodromun arenasıdır.
Eski Split kente yukarıdan bakıldığında, birinin bina, sokak ve meydanlar yerleştirdiği dikdörtgen bir kutu gibi görünüyor. Split’teki meydanların en ilginç ve en eskisi, Trg Peristil’tir ve yerel halk tarafından yerin tarihi kalbi olarak sayılmaktadır. Meydanın tarihi, oldukça özeldir. Başlarda meydan, 305 yılında Roma İmparatoru Diocletian için inşa edilen, 300 metrekarelik devasa bir alanı olan sarayın iç avlusuydu. Aslında, eski Split kentin yarısı sarayın surları içinde yer almaktadır ve günümüze kadar en iyi korunmuş Roma sarayıdır. Romalılar onu terk ettikten sonra, Slavlardan korunmak amacıyla Salona sakinleri duvarlar arasına yerleşip eski sarayı şehre dönüştürene kadar yüzyıllarca terkedilmiş şekilde kalmıştır. Daha sonra hep şehir olarak kalacaktır. Mekanın ilk başpiskoposu olan Ravenna, Diocletian’ın mozolisini bir kiliseye dönüştürmeye karar verir. O andan itibaren saray avlusu, bir ortaçağ meydanın tüm işlevleriyle birlikte, resmi olarak katedralin meydanı haline gelmektedir. Dönüşümlere uğrar, ancak kırmızı porfir sütunları da dahil olmak üzere, bir takım parçaları korunur.
Kentin tarihi Venedik’e bağlıdır ancak Rovinj, dar kanal tarafından anakaradan ayrılmış bir adada sekizinci yüzyılın başında, yani biraz daha erken kuruldu. Çok daha sonra, 1763 yılında, Venedik yönetiminin sonuna doğru, topluluk kıyıları tıkayarak adayı şehirle birleştirir. Eski kanalın bulunduğu yerde, klasik bir synoikisis süreciyle birlikte, çok kısa bir zaman içerisinde dört meydandan oluşan ve aralarında en önemli Trg G. Matteottija olduğu bir meydan sistemine dönüşür. Burada bulunan binaların çoğunu on dokuzuncu yüzyıla aittir, fakat geçmişte Venedikle olan bağlantılarını yüceltmek adına Aziz Mark’ın aslanı bile yapılmış ve belediyenin önüne yerleştirilmişti. Şehirin Anameydanı, tepenin en yüksek noktasında bulunan Trg Sveta Eufemija’ dır. Bazilikanın 60 metrelik çan kulesine hakim, üç tarafı deniz ve yanları boş olan, tepesinde Aziz Euphemia heykelinin rüzgarın yönüne bağlı olarak döndüğü meydan, şehirin en önemli meydanı kalmaya devam etmektedir.
Tanınmış II trillo del diavolo ‘nun yazarı Giuseppe Tartini, Venedik Cumhuriyeti’nin bir parçası olan ve o dönemde Pirano olarak bilinen bu şehirde doğdu. Piran Meydanı onun adıyla anılır ve bestecinin doğduğu ev meydanın yan tarafında bir yerdedir, ancak onun doğduğu dönemde yerler oldukça farklıydı. Tartini Meydanı her zaman bir meydan değildi, ilk zamanlarda şehir surlarının dışında bulunan Adriyatik sularında balık tutan tekneler ve gemiler için bir rıhtım idi. Daha sonra boğazlar, saraylar ve idari rolleri olan güzel binalar ile sınırlanmaya başlar. Yer önem kazandıkça, yetkililer 1894’te körfezi tıkayarak kelimenin tam anlamıyla bir meydan inşa etmeye karar verirler. İki yıl sonra, meydanda Tartini’nin heykeli açılır ve Venedik’teki benzer bir çan kulesiyle, Aziz Georgi Kilisesi’nin şapelinin hakim olduğu meydan, şekil ve oranların başarılı bir denge ile uyum içerisinde bulunduğu çok canlı bir alana dönüştürülür.